Now Playing Tracks

ekmekarasi:

Herkesin yaşamında öyle saatler vardır ki, insan yalnızlığını verip ne denli yavan ve ucuz olursa olsun bir beraberliği almak ister karşılığında; iyi kötü ilk rastlayacağı kişiyle, en sıradan bir kişiyle sözde birazcık bir anlaşma uğruna yalnızlığı elden çıkarmak ister… Ama belki de yalnızlığın büyüdüğü saatlerdir bunlar, çünkü onun büyüyüşü de tıpkı oğlanların büyümesi gibi birtakım acı ve sancılarla gerçekleşir ve baharın ilk günü gibi hüzünle dolup taşar. Ancak, şaşırtmasın bu sizi. Bizlere gereken yalnızlıktır, büyük, içsel bir yalnızlık. Kendi içine yürümek ve saatler boyu kimselere rastlamamak

Rainer Maria Rilke, Genç Bir Şaire Mektuplar

hazırlandın diyelim bir yolculuğa
“bu, yalnızlığa da olabilir” diyor birisi
dayanıklı mısın bakalım
silahın nedir
ilkin asfalt ve beton
bir bakarsın önün ardın su kesilir
yüzme de bilmezsin ayrıca

“çocukluktan kalma şeyler bunlar”
diyor matrağa düşkün biri
“nasıl olsa yenilir”
oysa kavradığım herşeyin adını bilmek
biraz bunaltıyor beni
örneğin bir atom santralı projesi
hollanda’daki bir caz konseri
ölececeğimi biliyorum nasıl olsa
ama gölgemi önüme düşürüyor
güneş önümden gelirken
şaşırıyorum gövdemi

matrağa alışkınım aslında ama
ille kayayı delen incir
suları aşan gemi.

Turgut Uyar

hazann:

Baba…

24 yıl önce toprağa verdiğim adam, babam…

Ölümle ilk yüzleşişim, acıyı ilk tadışım ve sonu gelmeyen bekleyişlerim…

Babam, ilk sevdiğim adam, hayatımdaki koca boşluk, tükenmeyen özlemim.

Keşke yanımda olsan da doyasıya sarılsam sana…

Sığınsam kollarına, babalarıyla gezen çocukları görünce içim gidiyor baba, bizi hayal ediyorum, hayal olarak kalıyor.

Seni çok özledim.

talhakabakus:

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; 

Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar. 
İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim; 
O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim. 
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur; 
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur. 
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale, 
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale. 

İstanbul benim canım; 
Vatanım da vatanım… 
İstanbul, 
İstanbul… 

Tarihin gözleri var, surlarda delik delik; 
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik… 
Bulutta şaha kalkmış Fatih’ten kalma kır at; 
Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat… 
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare; 
Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare? .. 
Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet; 
Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet… 

O manayı bul da bul! 
İlle İstanbul’da bul! 
İstanbul, 
İstanbul… 

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği; 
Çamlıca’da, yerdedir göklerin derinliği. 
Oynak sular yalının alt katına misafir; 
Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir. 
Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar, 
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar… 
Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi? 
Cumbalı odalarda inletir ’ Katibim’i… 

Kadını keskin bıçak, 
Taze kan gibi sıcak. 
İstanbul, 
İstanbul… 

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler! 
Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler… 
Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu, 
Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu. 
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından 
Hala çığlıklar gelir Topkapı Sarayından. 
Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar; 
Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar… 

Gecesi sünbül kokan 
Türkçesi bülbül kokan, 
İstanbul, 
İstanbul…

Necip Fazıl Kısakürek

To Tumblr, Love Pixel Union